1.07.2020

Güncelleme: Fatih’in ikili portresi


27 Haziran’da Murat Bardakçı, 28 Haziran’da İlber Ortaylı, 29 Haziran’da ise Cem Erciyes, Fatih’in ikili portresi hakkında üç ayrı yazı yazdı. Ancak bu resmin 1922’de Topkapı Sarayı’ndan çalındığı iddiasını yapan uzman halen ortaya çıkmadı. Sabah’ın internet sitesinde yayınlanan haberde bulunan bu iddia aslında oldukça ciddi. Uzmanların Twitter’da müzayedeevlerine menşei belli olmayan eserleri satmamaları konusunda baskı yaptığı, arkeolojik bir tek eserin bulunmadığı Körfez ülkelerinde uluslararası piyasadan toplanan eserlerle yepyeni arkeoloji müzelerinin açıldığı bir ortamda, Topkapı Sarayı’ndan eser çalındığı iddiası, uluslararası piyasada bazı eserlerin bu iddia ile satılıyor olabileceğine dair ipucu veriyor olabilir. Üstelik Türkiye’de müze çalışanı bir arkeolog, eksik envanter için yakın zamanda intihar etmişken 1922’de Topkapı Sarayı’ndan eser çalındığı iddiası, araştırılması gereken bir konudur.



Önce eser kaçakçılığı meselesinin neden önemli olduğuna kısaca değinmek gerekir. Eski eser kaçakçılığı, elinde metal detektörüyle dolaşıp “Toprağı kazınca bir küp altın buldum, zengin oldum” türünden, hafife alınacak bir şehir efsanesi değildir. Son yıllarda endüstriyel boyutlara varan kaçakçılık olayları terörü finanse etme yöntemlerinden biri haline gelmiş durumdadır. Çok ciddi bir örgütlenme ile Suriye veya Irak gibi çatışma bölgelerinden ya da Musul Müzesi gibi önemli koleksiyonlardan yağmalanan eserler, büyük fiyatlara alıcı buldu. Bu yüzden uzmanlar hem alıcıları hem de satıcıları uyarmak ve bu konuda farkındalık yaratmak için büyük çaba sarf ediyor.

2018’in sonunda Glasgow Üniversitesi’nin düzenlediği, Antik Eser Kaçakçılığı ve Sanat Suçları adındaki online bir kursa katılıp kaçakçılıkla mücadele konusundaki güncel gelişmeler ve yöntemler hakkında bilgi edinmiştim. Bu ücretsiz kurstaki konulardan Gazete Duvar’a içerik hazırladığım da oldu.

Suriye ve Irak’tan kaçırılan eserlerin nasıl satışa sunulduğu konusunda Eylül 2018 tarihli bu yazıya göz atabilirsiniz: https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2018/09/18/suriyeden-kacirilan-eserler-nereye-gitti/

Ekim 2019’da, Türkiye’nin 6 Eylül 2019’da eser kaçakçılığı konusunda ABD ile yeni bir gümrük kısıtlaması mutabakatı yapılması için başvuru yaptığı bilgisini, koleksiyonerlere yapılan uyarılarla birlikte haber haline getirmiştim.  https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2019/10/15/koleksiyonerler-nasil-kandiriliyor/

2019’un sonunda Topkapı ve Dolmabahçe saraylarının Milli Saraylar’dan ve Kültür Bakanlığı himayesinden alınıp Cumhurbaşkanlığına bağlanmasının detaylarını müzeci arkadaşlardan öğrendim. Hangi sarayın hangi devlet kurumuna bağlı olduğu değil mesele. Acıklı olan şu: Bu devir teslim işlemi planlanana kadar Topkapı’nın da Dolmabahçe’nin de envanterinde bir tek görsel bulunmuyordu! Dünyadaki müzeler ellerindeki eserlerin 3D’sini yapıp bunu bile hediyelik eşya gibi satabilirken bizim en büyük iki sarayımızın envanteri, halen en eski sistemdeydi. Dijital fotoğraf teknolojisi bile yıllardır varken hiç kimse en eski eserlerin bulunduğu envanterlere görsel eklemekle uğraşmamıştı. Zeugma Mozaik Müzesi’nin arkeoloğunun intiharıyla gündeme gelen bu envanter konusu, müzelerdeki uzmanların şahsına eser zimmetleme adetinin devam ettiğini ve her bir uzmanın bu eserlerden kendi canı gibi sorumlu olma yükünü taşıdığını gündeme getirmişti. Envanter konusunda bu derece geri kalmış olmayı ‘zihniyet’ ile açıklayabilir miyiz?

Eski sistem envanter dediğimiz nedir? Tek bir kağıt parçasıdır aslında. Eserin görseli (fotoğrafı) bulunmadığı için envanter numarası vardır, eserin üzerine aynı numara yapıştırılmıştır. Envanter kaydında eser hakkındaki bilgiler yer alır. Boyutu, tarihi, eğer biliniyorsa kimin hediyesi olduğu veya kimin yaptığı gibi. Peki bir müzeden eser çalmak kolay mıdır? Aslında bu durumda çok kolaydır. Eseri çalarken, onun envanter bilgisini de yok ederseniz hiç kimse o eserin o müzeden çalındığını savunamaz. Bu durumda çalınmış eserin peşine düşmek, görsel hafızası kuvvetli olan uzmanların başına kalır. Böyle bir durumda eserin çalındığını kanıtlamak ve eseri geri getirmek, bir devlet için gerçekten külfetli bir meseleye dönüşebilir.

Dünyanın gözünün önünde Musul Müzesi’ni yağmalayan IŞİD, ne yaptığının o kadar farkındaydı ki Palmyra’yı yağmaladığı zaman, Palmyra’nın yaşlı arkeoloğunu bile öldürdü. Çünkü o arkeolog, ömrünün yarısını orada geçirmişti, Palmyra’ya ait bir eseri internette görse tanırdı ve hemen yetkililere haber verebilirdi, yetkililer de onun görsel hafızasına güvenirdi ve satışı durdururdu. IŞİD’in İslam öğretisinde tasvirin yasak olduğunu savunduğuna bakmayın, onlar arkeolojik alanları ve müzeleri yağmalarken ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı, o eserleri yüksek fiyata satabileceklerinden gayet eminlerdi. Arşivini dijitale geçirmemiş yerlerin müzelerini ve kiliselerini yağmalamak IŞİD için son derece karlı bir kaçakçılık faaliyeti oldu. Lafa gelince ‘cihat’, işe gelince ‘kaçakçılık’… Çünkü kaçırılan eserlerin nereden olduğunu kanıtlayacak dijital bir envanter yoktu, üstelik çalınan objeleri hatırlayabilecek uzmanları bile öldürdüler.

Son dönemde, bu örnekler varken Topkapı Sarayı’ndan 1922’de, yani envanter yapılmadan önce eser çalındığını iddia etmek, bana kalırsa bu yüzden çok ciddiye alınmalıdır. Bugüne kadar Topkapı veya Dolmabahçe’den çalınıp da global bir müzayedeye konmuş bir eser hiç duymadım. Bu aslında, memur statüsündeki uzmanlarımızın ne kadar dürüst insanlar olduğunun kanıtıdır. Ancak memur statüsündeki bir arkeoloğun envanter için yakın zamanda intihar etmiş olması, ortada ciddiye alınması gereken bir sorun olduğunu da gösteriyor.

1922’de çalındığı iddiası kime ait?

Önce Fatih’in ikili portresi konusunda yazılanlara göz atalım. Murat Bardakçı, Habertürk’teki yazısında bir devlet kurumunun bir müzayedeye nasıl katılması gerektiğinden bahsetti. Fiyatın artmaması için devlet kurumunun kendisini belli ederek değil, güvenilen bir kişi ile diğer katılımcılara varlığını belli etmeden müzayedeye katılması gerektiğinden söz etti. Bu sayede bakanlık tarafından fiyat çok yükselmeden satın alınabilen eserler olduğunu örnek verdi. Bu noktada, 400 bine açılışı yapan bir eserin 935 bine finalize olmasını onun da tuhaf karşıladığını anlıyorum.

İlber Ortaylı, her zamanki bilgiçliğiyle “Bu eser muhtemelen Bellini’nindir” iddiasında bulundu. İlber Hoca’nın asistanı sanat tarihçisidir ve çok eski arkadaşımdır. Onun İlber Hoca’yı Bellini ile Bellini Atölyesi arasındaki fark konusunda uyardığına eminim. Ama İlber Hoca hepimizi ‘İlberalist’ yapan o dik başlılığıyla ikili portre için Bellini diyor, bir de üstüne portredeki kişinin Cem Sultan olduğundan da son derece emin. Bu konuyu Murat Bardakçı ile ikisi tartışabilirler. Önemli olan mesele bu değil.

Bana 25 Haziran akşamı, Duvar’ın 30 yıllık gazetecilerinden biri, “Fatih’in portresindeki kim?” diye mesaj atınca, önce “Bilinmiyor, kesin bilgi yok” diye cevap verdim. “Hayır, biliniyor” diye yanıt geldi. “Cem Sultan olabilir. Ama ressamı bile belli değil o resmin” dediğimde, “Belli. Sen bunu araştır” yanıtını alınca yerimde zıpladım. O anda yapılan bütün haberleri açıp okudum ve müzayede sayfalarındaki bilgilerle karşılaştırdım. 7 saat sonra, haberlerde hata olduğunu ama bu hataların sadece eksik çeviri yüzünden olmadığını düşündüm ve bazı sitelerdeki haberlerin bu şekilde yapılmasının birinin verdiği yanlış bilgilerden kaynaklandığından şüphelenmeye başladım. 26 Haziran’da Duvar benden yazı istediğinde, sadece Sotheby’s kataloğundaki bilgileri Duvar’dakilerle paylaştım. Son dönemde 20.yüzyıla dair bir projem üzerinde çalışıyorum, Rönesans dönemi artık gayet uzak olduğum bir konu, bu yüzden doğrudan çeviri bilgi paylaştım ve kim ne diyecek diye oturup bekledim. Çünkü ikili portrenin resmi satışını o bilgilerle yaptılar ve haberlerin de bu bilgilere uygun şekilde yazılması gerekirdi. Eğer aksini iddia eden varsa çıkıp belirtebilirdi.

En son Duvar’da Cem Erciyes’in yazısı yayınlandığında, bu müzayedede gereksiz bir rekabet olduğuna dair (bloğumda paylaştığım) tahminimde haklı olduğumu anladım. Erciyes’in belirttiğine göre meğer müzayede esnasında İBB, Sabancı Müzesi ile yarışmıştı. Eğer resmi Sabancı Müzesi almış olsaydı PR’ını da gayet doğru şekilde yaparlardı, biz de resmin nerede duracağını, bizim ülkemizde güvende olduğunu bilirdik. Ancak resmi İBB’nin satın almasının üzerine, bir de bir sürü yalan yanlış iddia ile haber yapılması çok tuhaf bir duruma yol açtı. Ekrem İmamoğlu, eserin Bellini Atölyesi’ne atfedildiğini belirttiği halde…

İlber Hoca’nın Bellini iddiasını geçiyorum. İlber Hoca da Fatih’in portrelerinin, 1922’de kaçırılmadığı, daha Osmanlı ayaktayken saraydan çıkarıldığı ve Kapalıçarşı’da satıldığı konusunda Sotheby’s uzmanlarıyla hemfikir. Hatta dönemin Osmanlı vakanüvisinin ismini verdi.

Şimdi, ortada kimin yaptığı belli olmayan tek bir iddia kaldı: 1922’de Topkapı Sarayı’ndan eser çalındığını iddia eden kim? Uluslararası piyasada bu iddia ile satılan eser var mı? Yurt dışında bu iddia ile eser satışı yapılıyorsa bunun araştırılması gerekir.

Sabah gazetesinin muhabiri, Bellini resmi ile ilgili bir uzmandan bilgi istediğinde, görüştüğü uzman ona yanlışlıkla National Gallery’deki portreden bahsetmiş olabilir. Ancak National Gallery’deki portrenin bile ‘provenance’ı belli çünkü restore edilmiş. Üstelik Erciyes’in yazısında hatırlattığı üzere, tekli portre müzesinden ödünç alınıp Türkiye’de sergilenmişti, onun kamu kurumu koleksiyonunda olduğunu ve tek Bellini eseri kabul edildiğini hepimiz biliriz. Kendine uzman diyen biri hangi eserin, hangi müzede olduğunu, o müzeye ne zaman alındığını, o eser hakkındaki kesin bilgileri ve teorileri vb. bilir, emin değilse araştırıp bilgi verir. Bir uzman hatalı bilgi verdiyse bile özür dileyebilir, “İki resmi karıştırmışım” diyebilir ama 1922 iddiası için özür dileyen kimse yok.

Bu resim Türkiye’ye teslim edilirken ‘provenance’ evrakları da bize ulaştırılacaktır. Bu noktada, bence “1922’de kaçırıldı” iddiasının, uluslararası şekilde araştırılması faydalı olabilir. Açıkçası ben bu iddianın kasıtlı olduğunu, haberi yapan gazeteciye bilinçli olarak yanlış bilgiler verildiğini düşünüyorum.

Şu aşamada ülkemizde kültürel miras konusunda yapılması gereken en acil iş, bütün müzelerin ve arkeolojik alanların envanterinin dijital ortama aktarılmasıdır. Ancak bunu yaparsak, bundan sonra intihar eden arkeolog haberi almayız ve “1922’de çalındı” gibi asılsız iddialarla uğraşmayız.

Linkler:
1922’de çalındı iddiasının bulunduğu haber, 25 Haziran: https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/06/25/son-dakika-fatih-sultan-mehmetin-portresi-satildi-iste-dudak-ucuklatan-ucret
26 Haziran Duvar’daki Sotheby’s katalogu çevirisi: https://www.gazeteduvar.com.tr/konuk-yazar/2020/06/26/fatihin-karsisindaki-genc-adam-kim/
27 Haziran, Murat Bardakçı: https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/2726758-fatihin-karsisindaki-genc-cem-sultan-degildir
28 Haziran, İlber Ortaylı: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/filozoflarin-prensi-41551986
29 Haziran, Cem Erciyes: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/06/29/fatihi-nasil-bilirsiniz/

Görsel: Bu ikili portreyi görmekten ve bununla ilgili bir şeyler okumaktan o kadar sıkıldım ki edit’leyip ters lale ekledim artık çünkü bu meselede bir terslik var.