5.08.2020

Ayasofya yazılarım

Ayasofya’nın mimari anlamda yorgun bir yapı olduğu ve ibadethane statüsünün yapının yıpranma hızını artıracağını düşündüğüm için, bu anıtın müze statüsüyle korunmasını ve bu sayede daha az kişi tarafından, kontrollü şekilde ziyaret edilmesini savunuyorum. Böyle bir anıtın korunması masrafının, müze statüsü sayesinde global fonlardan sağlanması ve müze giriş ücretlerinin ekonomiye katkı sağlayan bir unsur olması da dikkate alınması gereken diğer hususlar.

Danıştay kararının tam metni okunduğunda, davacının UNESCO’nun Ayasofya’yı cami olarak tanımladığı iddiasına rastlanıyor. Oysa UNESCO için Ayasofya, sadece bir anıttır. Ayasofya’yı bir ibadethane değil de anıt olarak tanımladığımızda, insanlığın ortak kültür mirası olduğunu ve bu sebeple bu yapının bakımına tüm dünyanın katkıda bulunabileceğini kabul etmiş oluruz. Bir yapıyı dünya mirası olarak kabul etmek, hiçbir ülke için egemenlik ihlali değildir.

Danıştay kararının hukuki anlamda barındırdığı çelişkiler, iktidarın bu anıtı camiye çevirme kararını hukuki kılıfa uydurma çabasında, tepkiler ölçeğinde bu kararın hukuki şekilde iptal edilebilmesi olasılığını barındırıyor.

1935’te Ayasofya müze olarak açıldığında, mozaiklerinin restorasyonu işi 3-4 yıl öncesinden başlamış durumdaydı. 1929’da ABD’de kurulan Bizans Enstitüsü’nün yönetiminde, Osman Hamdi Bey’in kardeşi Halil Ethem (Eldem) Bey’in bulunması bunun kanıtıdır. Halil Ethem Bey, 1910’da ağabeyinin ölümünden sonra hem tüm müzelerin hem de ilk güzel sanatlar okulu olan Sanayi-i Nefise’nin müdürlüğünü üstlenmiş bir isimdi. Halil Ethem Bey’den sonra 1931’de müzelerin müdürlüğü görevini üstlenen Aziz Ogan da Bizans Enstitüsü ile bağlantıda olan bir isimdi (Bkz: 27 Temmuz 2020’deki galeri). Dolayısıyla Ayasofya’nın, bir Amerikalının gelip Atatürk’ü ikna etmesinin ötesinde, Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş müzecilerin de talebi doğrultusunda müzeye çevrilmiş olduğu söylenebilir. 

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, o dönemde hem sağ hem de sol kesimden entelektüellerin esefle karşıladığı bir durum olmasına rağmen bilimsel anlamda doğrudur. Kültür varlıklarını koruma misyonunu üstlenen uzmanlar, daha Osmanlı döneminde bile antik eserlerin turizm potansiyeline sahip olduğunu anlamış ve bunları müzelerde sergilemek için yıllarca çalışmış kişilerdir.

Bu açıdan bakıldığında, İstanbul’daki Ayasofya veya altında imparator mezarı olan Trabzon Ayasofyası gibi anıtların camiye çevrilmesi, Mısır’daki piramitlerin esas işlevinin mezar olmasından yola çıkılarak, piramitlerin çevresine mezarlık yapılmasını hayal etmek kadar saçma ve çağ dışıdır.

Eğer Danıştay, UNESCO ile iletişime geçseydi, yapının örneğin sadece Cuma günleri ibadete açılması, diğer günlerde müze olarak açık kalması gibi bir orta yol bulunabilirdi. Ancak mevcut iktidar, uzlaşma, barış ve diplomasi konusunda, son yıllarda hiçbir konuda hiçbir çaba sarf etmeyerek, bir anıtı cumhuriyet karşıtı bir propagandanın aracı olarak kullanmayı tercih etti.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi bütün dünyadan uzmanları üzmüş durumdadır, hatta 2021'de ikinci kez İstanbul'da yapılacak olan Bizans Kongresi bile iptal edildi. Türkiye’deki uzmanlar, yurt dışındaki meslektaşları gibi, kültür varlıklarını korumayı, vatanı korumakla eşdeğer gören insanlardır. 2020’nin başında Zeugma Mozaik Müzesi’nde çalışan arkeoloğun intiharı, bu intiharın ardından yapılan incelemede, envanterde gerçekten eksik eser olduğunun ortaya çıkmasıyla, kültür varlıklarını korumayı onur meselesi olarak gören uzmanların, ne kadar büyük bir umutsuzluğa kapıldığını kanıtlamış durumdadır.

Son bir aydır yazdığım yazılar ve yaptığım çevirilerle Ayasofya'nın strüktür olarak ne kadar problemli olduğunu, tarihi boyunca sürekli bakım gerektiren, yorgun bir yapı olduğunu, böyle bir yapıyı müze olarak korumanın daha doğru olacağını ve bunun politik anlamda da daha doğru olduğunu anlatmaya çalıştım. İstanbul’un turizmiyle özdeşleşmiş, her yıl birkaç milyon turisti mıknatıs gibi kendine çeken bir anıtın, politikacıların kirli oyunlarına sahne olduğunu görmek, benim için gerçekten çok üzücü.

Kısa bir süre önce Fatih’in ikili portresinin CHP’li bir belediye başkanı tarafından satın alınmasının ardından Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, sanatı ve sanat eserlerini propaganda aracı olarak kullanmak konusunda iktidarın da muhalefetin de birbirinden farkının olmadığını kanıtlıyor. Bu noktada boşuna dil döktüğümün farkındayım.

Umarım gelecek nesiller, sanatın propaganda aracı olarak kullanılmasıyla mücadele etmek konusunda daha başarılı olur.


“Tarih boyu kitle iletişim aracı olarak Ayasofya”, Gazete Duvar, 10 Temmuz 2020

‘Ayasofya’nın kapısında Atatürk’ün notu vardı’, Gazete Duvar, 17 Temmuz 2020 (galeri, çeviri)

“Sadece Ayasofya değil: Sultanahmet’te neler oluyor?”, Gazete Duvar, 24 Temmuz 2020 (haber)


“Fatih ilk kez Ayasofya’ya girdiğinde ne görmüştü?”, Yeni E dergisi Ağustos 2020: http://yenie.net/

“Ayasofya cami oldu, Bizans kongresi İstanbul'dan gitti”, Gazete Duvar, 27 Temmuz 2020 (galeri):

“İstanbul'un tek Bizans kongresi: 6-7 Eylül'e denk gelmişti!”, 1 Ağustos 2020, Gazete Duvar (galeri) 

“Padişah emriyle Ayasofya'yı kurtaran İtalyan kardeşler”, Gazete Duvar, 5 Ağustos 2020 (galeri):
https://www.gazeteduvar.com.tr/galeri/2020/08/05/padisah-emriyle-ayasofyayi-kurtaran-italyan-kardesler/

2. Dünya Savaşı yıllarında Ayasofya: Amerikalı bir mimarın anıları, Gazete Duvar, 11 Ağustos 2020 (galeri):