1.10.2020

Beştepe ile görsellik kazanan eksen değişimi ne zaman başladı? – (2)

 Renato De Fusco, “Mimarlık insan kitlelerinin topluca ürettiği bir dil değildir; tersine bu dili karar verme durumundaki bir grup (mimar, inşaat sahibi, yüklenici vb.) üretmiştir” diyor (sf.172). Bu aşamada Beştepe’deki sarayda mimariyi etkileyen başlıca faktörün ideoloji değişimi olduğunu düşünebilir miyiz? Peki bu ideoloji değişimi ne zaman bu görsel iletişime ihtiyaç duydu?


Mimarlığı kitle iletişim aracı olarak değerlendirdiğimizde,  bu kitle iletişimini kimin ürettiğine dikkat etmemiz gerekir. Bugün YouTube ve Tiktok gibi uygulamalar, kitlelerin kendisinin kitle iletişimi üretmesine imkan sağlamış durumda, dolayısıyla kitle iletişiminin üretiminde teknolojiyle birlikte büyük bir değişim yaşanıyor ve bu konudaki teoriler de değişmeye başlayabilir. Yine de mimaride kitle iletişiminin üretimine dair kurallar henüz değişmedi. Renato De Fusco, 2020’de Türkçeye çevrilen Kitle İletişim Aracı Olarak Mimarlık adlı kitabında, “Mimarlık insan kitlelerinin topluca ürettiği bir dil değildir; tersine bu dili karar verme durumundaki bir grup (mimar, inşaat sahibi, yüklenici vb.) üretmiştir” diyor (sf.172). Bu cümlenin devamında Roland Barthes’dan alıntı yaparak mimarinin ortaya çıkışındaki sebeplere değiniyor; malzeme, toplumsal gelişmeler veya bir ideoloji mimarinin ortaya çıkışında belirleyici olabilir. Bu aşamada Beştepe’deki sarayda mimariyi etkileyen başlıca faktörün ideoloji değişimi olduğunu düşünebilir miyiz? Peki bu ideoloji değişimi ne zaman bu görsel iletişime ihtiyaç duydu? Bu soruları cevaplarsak, bir önceki yazımızda Beştepe yerleşkesini göstergebilim metoduyla incelediğimizde tespit ettiğimiz paradigmatik ve sentagmatik eksen değişiminin başlangıç tarihine ulaşmamız mümkün olabilir.

Ağustos 2020’de ‘kaçak’ olduğu mahkeme kararlarıyla bir kez daha tescillenmiş olan Beştepe’deki yerleşkenin kronolojisine göz atalım. 2011’de Atatürk’ün vasiyeti kapsamında orman haline getirilen, doğal ve tarihi sit alanı olarak tescilli Atatürk Orman Çiftliği’nin SİT statüsü 1’den 3’e indirildi ve bu araziye inşaat yapılmasının önü açıldı. [1] 2012’de inşaat resmi olarak başladı ama cumhurbaşkanlığı için değil, başbakanlık hizmet binası olarak yapılacağı ilan edildi. Üstelik “Beyaz Saray’a benzeyeceği” duyurulmuştu ancak sonuçta Batı mimarisiyle hiç ilgisi olmayan bir sonuç ortaya çıktı. 

2014’te yerleşkeye iskan belgesi alındı ve Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra bu yerleşke cumhurbaşkanlığına tahsis edildi. Kasım 2014’te binanın maliyeti 1.370.000.000 TL olarak açıklandı. [2] Bu meblağ Kasım 2014 kuruyla 600 milyon dolardan daha fazla ediyor. Mimarlar Odası’nın bu kaçak yerleşke için açtığı 150’den fazla dava mevcut. Ana muhalefet partisi CHP’nin lideri ise bu yerleşkenin varlığından hiç de şikayetçi olmadı, “İktidar olursak kaçak sarayı üniversite yapacağız” gibi bir söylemle yerleşkenin varlığını onayladığını, sadece işlevini onaylamadığını ilan etti. Beştepe’ye saray yapılmasının ne anlama geldiğinin farkında olup yargılanmayı göze alarak buna itiraz edenler sadece bu ülkenin mimarları oldu.

SİT statüsünün daha 2011’de düşürülmesi, bu yerleşkenin inşaat planlamasının 2011’den önce başlamış olabileceğini düşündürüyor. Bu yerleşkenin inşaatı başladığı esnada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dü ve Gül, pek sevmese de Çankaya Köşkü’nü kullanıyordu. 2014’te inşaat bitirilirken, yeni cumhurbaşkanını seçen meclisti, henüz halkın başkan seçmesi sistemine geçilmemişti. Kronolojik olarak baktığımızda, Beştepe’deki yerleşke, en başta başbakanlık için yapılıyordu ama o sırada başbakanlık makamının bu kadar büyük bir alana taşınmasına hiç de ihtiyaç yoktu. 

Osmanlı saraylarını yönetim amacıyla kullanmak


Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) tartışması öncesinde, cumhuriyet tarihinde ilk kez Osmanlı saraylarını tekrar yönetim amacıyla kullanmaya başlayan kişi dönemin başbakanıydı (Bu konuda yanılıyorsam lütfen düzeltin, 2000’lerden önce tarihi saraylarımızın devlet işleri için kullanıldığını hatırlamıyorum).

Dolmabahçe Sarayı’nın bir bölümünü komple kendine tahsis edebilmek için bu saraydaki bir müzeyi kapatmaktan bile çekinmedi. Atatürk’ün emriyle 1937’de İstanbul’un ilk resim ve heykel müzesi haline getirilen Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi, onun belediye başkanlığı ve başbakanlığı döneminde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne bağlı, gerçekten harap durumda bir müze binasıydı. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi (İRHM) adıyla hizmet veren bu üniversite müzesi, İstanbul’da devletin açtığı ilk sanat müzesiydi ve bugün bile ülkenin en geniş sanat koleksiyonuna sahip. Bu müzeye Atatürk döneminde tahsis edilen Dolmabahçe’deki tarihi bina, önce ‘restorasyon’ gerekçesiyle kapatıldı ve uzun süre akıbeti belirsiz kaldı. Yapının restore edilemeyecek durumda olduğu ilan edildiğinde, üniversiteye yeni bir müze binası için ne ödenek verildi, ne de yer gösterildi. [3] Müzenin ‘restorasyon’ gerekçesiyle kapatılmasından bir süre sonra Dolmabahçe’nin bu bölümü halkın erişimine de kapatıldı. Eskiden Veliaht Dairesi’ndeki müzeye ulaştıran kapıda artık Başbakanlık Ofisi tabelası vardı. Aynı kişi meclis tarafından cumhurbaşkanı seçildiğinde ise Dolmabahçe’nin bu kapısına başbakanlık yerine cumhurbaşkanlığının tabelası asıldı, hatta şu anda Dolmabahçe’nin bitimindeki cadde trafiğe bile kapalı durumda. Yıldız Sarayı da cumhuriyet döneminde ilk kez aynı kişi tarafından yönetim amacıyla kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor. Ancak Osmanlı’nın Avrupalılaşmış sarayları, ‘sahne’ olarak nedense yeterli gelmedi.

AOÇ’de inşa edilen yeni yerleşkenin inşaatına önce başbakanlık adına başlandığında davalar buna göre açılmıştı, bina tamamlandığında cumhurbaşkanlığına tahsis edilince, AOÇ için mücadele eden mimarlar artık cumhurbaşkanlığına karşı çıkıyor duruma geldiler ve yargılandılar.

2011’de AOÇ’nin sit statüsünün değiştirilmesiyle başlayan bu süreçten önceki en önemli siyasi dönemeç, 12 Eylül 2010 Referandumu’ydu. Bu durumda, AOÇ’de bir ‘saray’ yapılması ve başkanlık sistemine geçilmesi planının, referandumun ardından veya paralel bir süreçle devreye girdiğini düşünebiliriz. Beştepe’deki sarayı, Türkiye’deki paradigmatik ve sentagmatik düzlemdeki eksen değişiminin göstergesi olarak ele aldığımızda, sistem değişikliği ile sonuçlanan bu ideolojik değişimin 2010 referandumuyla paralel ilerlediği sonucuna ulaşabiliriz. 

AOÇ arazisini başka kim istemişti?

 Yine kronolojik olarak düşündüğümüzde, bu sarayın yapımının bize gösterdiği eksen değişikliğini talep eden kişi ya da kişiler, sadece bugünkü cumhurbaşkanımız olmayabilir. Yerleşkenin Beyaz Saray’a benzeyeceğinin duyurulması bu konuda bir ipucu sunuyor. Hatta bu araziyi ABD de istemişti. 13 Aralık 2015’te “Mimarlar Odası’ndan ABD elçiliğine yanıt” başlığıyla İleri Haber’de yayınlanan habere bir bakalım: “Atatürk Orman Çiftliği arazisi iken eğitim alanı olarak Gazi Üniversitesi’ne devredilen, Çukurambar’da bulunan 29095 ada 1 parsel, önce TOKİ’ye oradan da ABD Büyükelçiliği'ne devredilmişti. AOÇ arazisinde yapılacak binanın mimari projesini, mimarlarla tartışmak isteyen ABD Büyükelçiliği'ne Mimarlar Odası'ndan ‘Orası AOÇ arazisidir vazgeçin’ yanıtı geldi. Üniversiteden öğretim üyeleri ile birlikte  TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nden  Namık Kemal Kaya, Ali Hakkan, Burcu Ateş ve Gökçe  Bolat’dan oluşan heyet ABD Büyükelçiliği’yle yaptıkları görüşmede mimari proje detayını tartışmadı ve arazinin AOÇ'ye iade edilmesi gerektiğinden bahsedildi.” 

 Beştepe’deki sarayın yapımını hangi gücün talep ettiği konusunda, dilbilimsel açından bir başka ipucunu da değerlendirebiliriz. Bu yerleşkeye, demokrasiden uzaklaşmanın kanıtı olarak görülmemesi için, ‘saray’ ismi verilmedi. Yerleşke formatında olduğu halde bu kelime yerine kampüs veya kompleks kelimeleri de kullanılmadı. Bu yerleşkeye ‘külliye’ ismi verildi. Külliyenin ne olduğunu hepimiz biliriz. Külliyeler kamu yapıları değildir, külliyeler bir padişah tarafından yaptırılmış olsalar bile inşaatı bitince bir vakfa bağlanırlar, kamu yararına hizmet verirler ama kamuya ait değillerdir. En son Ayasofya’ya dair mahkeme kararından da hatırlayacağımız gibi, külliye yapıları vakıf malıdır. Bu durumda Beştepe’deki yerleşkenin cumhurbaşkanlığına tahsis edilmesi ve ‘külliye’ adını alması, yerleşkenin kamuya ait olmadığının göstergesi olarak bile okunabilir. Cumhurbaşkanlığı tarafından kullanımı, bu yerleşkenin sadece şu andaki ‘göstergesel işlevi’.

Beştepe’deki saray konusunda değerlendirebileceğimiz bir gösterge daha bulunuyor. 2017’de demokratikleşme adına cumhurbaşkanlığını halkın seçmesi sistemine geçmiş olmamıza rağmen cumhurbaşkanlığına tahsis edilen bu saray, bir entropi alanı olarak yorumlanabilir. Burada entropikavramını Deleuze’un tanımıyla ‘aşkın yanılsama’ anlamında kullanıyorum. Cumhurbaşkanını ‘halkın seçtiği kişi’ olarak sunan bir sistemde, cumhurbaşkanının sarayı neden Çin’deki Yasak Şehir gibi yüksek duvarlarla çevrilmiş, kentle kaynaşmayan, ayrı bir şehirdir? Bu durumda, bu yerleşkeyi başkentin ortasındaki bir entropi alanı olarak yorumlamak mümkün hale geliyor. Başkanlık sisteminde meclisin yürütme işlevini kaybetmesiyle beraber Türkiye’deki demokrasi giderek daha dar bir alana sıkışıyor. Benzer şekilde, Beştepe’deki sarayda tescilli bir ormanı yok ederek [4] görsellik kazanan yeni devlet sistemi, eski sistemi bu ormanı yuttuğu gibi yutarak kök salıyor.

Son günlerde Ayasofya’nın camiye çevrilmesine üzülen uzmanlar, kültür mirası olan yapıların işlevine kimin karar vermesi gerektiğini, UNESCO’nun neden yetersiz kaldığını uluslararası etkinliklerde tartışıyorlar. Halbuki bu tartışmaya bizim çok daha önceden, Dolmabahçe Veliaht Dairesi’ni kullanan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi yeni bir yer gösterilmeden kapatıldığında başlamamız gerekirdi. [5] Cumhuriyetle yönetilen bir ülkede, muhalefet partileri bile yeni bir saray yapımını durdurmuyorsa… Mizah sitelerinde dedikleri gibi, tüm muhalefet partilerinin kapatılıp yerlerine ‘millet bahçesi’ yapılmasını hak ediyoruz demektir.

Ayasofya ve Kariye’nin müze statüsünü kaybetmesi, birinci derece doğal ve tarihi sit alanına saray yapılmasıyla eksen değişimi olarak kendini açığa vuran bu rejim değişikliği sürecinin sadece sonucuydu, başlangıcı değil.

Dipnotlar:

 [1] AOÇ’nin sit statüsünün düşürüldüğü 2011’de Mehmet Aksoy’un heykeli “Ucube” denilerek yıktırılmıştı.

[2] Ayrıntılı bilgi için: http://www.aocmucadelesi.org/

Ağustos 2020’de duyurulan karar: https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/08/21/mimarlar-odasi-sarayin-kacak-oldugu-tescillendi/

[3] İRHM’nin yeni lokasyonu Galata Port projesiyle belirlendi. Bu cümleyi tersinden söylersek, İRHM’nin yeni bir binaya kavuşabilmesi için koruma kurulundaki uzmanlar Galata Port projesini hiç itiraz etmeden onaylamak zorunda kaldı. İnşasına başlanan yeni müze binası, 2019’daki bienal için kısa süreliğine açıldı ancak inşaatı halen bitmiş değil ve işçiliği gerçekten kötüydü. MSGSÜ’ye ayrılan ödenek incelendiğinde, üniversitenin müze inşaatını tamamlayacak parasının olmadığı görülebilir. Son 15 yıldır sanat tarihini bitirenler İRHM koleksiyonunu göremeden mezun oluyor. Halbuki sanat tarihi müzelerde öğrenilir, kitaplardan değil.

[4] 2017 haberi, “Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın Yüzölçümü 2 Kat Arttı” http://www.yapi.com.tr/haberler/cumhurbaskanligi-sarayinin-yuzolcumu-2-kat-artti_155378.html

 

[5] 2014’te Hollandalı küratör Olivia Muus, Museum of Selfies projesini duyurduğunda İRHM’nin kapalı olmasını protesto etmek istediğimi belirterek bu projeye Avni Lifij’in pipolu otoportresinden ürettiğim fotomontaj ile katıldım. Bu görselim projeyi tanıtan haberlerde İngiliz medyası tarafından kullanıldı. Bu linklere bakabilirsiniz: Jack Blocker, “We’ve all seen people take photos of art, but have you witnessed the Art Selfie?”, Metro, 6 Nov 2014: http://metro.co.uk/2014/11/06/weve-all-seen-people-take-photos-of-art-but-have-you-witnessed-the-art-selfie-4938279/#ixzz3x5W3O19k
“People are making old paintings take selfies and the results are deadly”, The Daily Edge, 7 Nov 2014: http://www.dailyedge.ie/painting-selfies-1767318-Nov2014/

Avni Lifij’e bu şekilde global ortamda dikkat çekmem, Avni Lifij’in ressam olarak araştırılmasını sağlamış olabilir. Sabancı Müzesi 2019’da Avni Lifij sergisi açtı. Sergi çok güzeldi, sadece altın varaklı çerçeveler gözümü çok rahatsız etti. Bu sergiye emek veren herkesi tebrik ederim. Sergi ile ilgili yazım bu linkte: https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2019/10/27/ilham-veren-bir-usta-avni-lifij