1.10.2020

Bir yerleşkeyi 1960’lardaki bir eleştiriye göre okumak (1)

 (*) Ankara Beştepe’de Atatürk Orman Çiftliği arazisine inşa edilen Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’ni, Renato De Fusco’nun 1967’deki mimarinin bir kitle iletişim aracı olması teorisi üzerinden okuyalım. Yerleşkenin ‘Kaçak Saray’ olduğu Ağustos 2020’de bir kez daha mahkeme tarafından tescillendi ama bu konuya bir sonraki yazımızda geçelim. Önce bu yerleşkenin göstergebilimsel çözümlemesini yapalım ve neyin göstergesi olduğunu düşünelim.


Bu yazıda ele alacağımız yapı topluluğu, başkent Ankara’da bulunan, cumhurbaşkanlığına tahsis edilmiş bir yerleşke. Bu yerleşkeye ‘külliye’ ismi verilmesini ilk etapta bir kenara bırakalım. Bu yerleşkenin hem Cumhurbaşkanlığı konutu, hem de Cumhurbaşkanı’nın devleti yönetme işini yaptığı lokasyon olması, buraya ‘saray’ dememizi sağlıyor. Tıpkı Topkapı ve Yıldız saraylarında olduğu gibi, ülkeyi yöneten kişinin konutu ile yönetim kararlarını aldığı adres, aynı lokasyonda bir araya gelmiş durumda. Türkiye’nin mimarlık tarihinde, padişahların Topkapı Sarayı’nı terk edip Boğaz kıyısındaki sahilsaraylara yerleşmelerinin ardından yeniden Yıldız Sarayı gibi iç avlulu bir saraya dönülmesi, aslında demokrasi tarihimizle eşzamanlı olarak ilerleyen bir süreçtir. [1] Beştepe’deki yerleşkenin, hem konut hem de yönetim alanı olması sebebiyle mimarlık tarihimizdeki ‘saray’ kavramına doğrudan karşılık geldiği, muhtemelen itiraz gerektirmeyecektir.  

Cumhuriyet dönemimiz, yönetme erkinin tümüyle halkın seçtiği bir meclise devredilmesi anlamına gelir. Bu aşamada, cumhuriyetin kurucusunun kendisine bir ‘saray’ binası yaptırmamış olması, saltanatın kaldırıldığını vurgulama amacıyla açıklanabilir. Ankara’da cumhurbaşkanlığı konutu, Beştepe’deki saray yapılana kadar Çankaya Köşkü’ydü. [2] Hatırlayacağınız üzere, Çankaya Köşkü cumhurbaşkanlığı konutuyken eski cumhurbaşkanı meclise daha çok gidiyordu, meclis toplantılarında genelde mecliste bulunuyordu. Beştepe’deki saray ise bakanlar kurulunun bile toplandığı bir adrese dönüştü, cumhurbaşkanı meclise gitmeye artık gerek bile duymuyor. Bu yerleşkeyi saray olarak tanımlamamızı sağlayan gerekçelerden bir başkası da yönetim biçimindeki bu teamül değişimi.

Bu sarayın büyüklüğü ve oda sayısının fazlalığı ise bütün dünyanın dikkatini çekti. Sarayın 1150 odasının ne amaçla kullanıldığı konusunda kesin bilgimiz olmadığı için yerleşkeyi iç mekan tasarımı açısından değil, dış mekan olarak göstergebilimsel analize tabi tutalım.

Beştepe’deki Saray Yeni Bir Yapı Tipi mi?

Beştepe’deki sarayı bir ‘gösteren’ olarak değerlendirirken bazı soruları cevaplamamız gerekir. Bu yerleşke cumhuriyet dönemi açısından yeni bir yapı tipi midir?

Bu soruyu düşünürken Renato De Fusco’nun (2020) Kitle İletişim Aracı Olarak Mimarlık kitabına başvuralım. Renato De Fusco, modernizmle beraber ortaya çıkan yeni bina tiplerinin kitle iletişimi açısından etkileyiciliğinden bahsederken ilk olarak sergi ve fuar alanlarını örnek verir: “Sergi binalarının muazzam boyutları, alışılmamış biçimleri ve halkın imgeleminde uyandırdıkları simgesel değerler, sergilenen malların kendisinden çok, iletişim ve değiş tokuş fikirlerini, dolayısıyla da rekabet ve boy ölçüşme olgusunu öne çıkardılar. …Bu büyük sergiler, kitle kültürünün ilk belirtileri olmanın yanı sıra yeni bir bina tipi de ortaya koyuyorlardı.” (sf.84-86) De Fusco’nun bu konuda verdiği ilk örnekler 19.yüzyılda yapılan Paris’te Eyfel Kulesi ve Londra’da Kristal Saray (günümüze ulaşmadı) olarak karşımıza çıkar. Bu sergi yapıları, aslında devletin sanayileşmesini dünyaya tanıttığı birer sahne görevi görürler. Bu noktada Beştepe’deki sarayı, devletin yeni bir ‘sahne’si olarak tanımlamamız mümkündür.

Beştepe’deki yerleşke, cumhuriyet döneminde inşa edilen ‘ilk saray’ olma özelliğini de taşıyor. Peki Osmanlı’nın inşa ettiği saraylara cumhuriyet döneminde ne olmuştu? 1924’te ilk iş olarak Topkapı Sarayı’nın müzeye çevrilmesi, devletin millet meclisi ile yönetileceğini kanıtlamak isteyen bir hamle olarak yorumlanabilir. Dolmabahçe, Yıldız ve Beylerbeyi gibi diğer eski saraylar da erken cumhuriyet döneminde yönetim amacıyla kullanılmadı. Bu saraylar uzun süre askeriyenin himayesinde kaldıktan sonra 1970’li yıllardan itibaren restorasyonları tamamlanıp müzeye çevrildiler. Örneğin Dolmabahçe’nin müze olarak ziyarete açılması 1984 gibi çok geç bir tarihte gerçekleşti.

Bugün Sultanahmet’te İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından kullanılan bu yapı, 1948’de Sedad Hakkı Eldem tarafından İstanbul Adliye Sarayı olarak tasarlanmıştı ve 1971’de tamamlanmıştı. Fotoğraf: Melishan Devrim, Temmuz 2020.

Cumhuriyet döneminde ‘saray’ kelimesi, artık diğer kamu yapıları için kullanılıyordu. Lokasyonları Prost planında belirlenmiş olan İstanbul Belediye Sarayı (1953), İstanbul Sergi ve Spor Sarayı (1948, sonraki adıyla Lütfi Kırdar Kongre Merkezi), Sultanahmet’te İbrahim Paşa Sarayı’nın kalan binalarının yerine yapılan İstanbul Adliye Sarayı (1948-1971), cumhuriyet döneminde saray adıyla yapılan kamu binalarına örnektir. Kısacası ‘saray’ kavramının anlamı, tıpkı Londra’daki fuar binasına Kristal Saray denmesi gibi, cumhuriyet ile birlikte simülakra düzleminde dönüşüme uğradı. Artık saray kelimesi devletin ‘sahne’ olarak inşa edip kamunun kullanımına sunulan mekanları tanımlamaya başlamıştı. [3] Bu açıdan baktığımızda, bugün devlet işlerinin yürütüldüğü Beştepe’deki yerleşke, eski anlamıyla bir saraydır, devletin yeni bir sahnesidir ve cumhuriyet dönemi mimarisinde, işlev açısından meclisin üstünde konumlanan, yeni bir devlet yapısı kurulmasına hizmet ettiği için, sistem değişikliğini görsel olarak kanıtlayan yeni bir yapı tipidir. [4]

Beştepe’de biçimi işlev mi belirledi?

De Fusco, kitabının başlangıcında modernizmin motto’su olan ‘Biçim işlevi belirler’ (Form follows function) ilkesini eleştirerek işlevin her zaman biçimi belirlemeyeceğini savunuyor, biçimci (formalist) eleştiriden çıkmayı ve perspektifimizi genişletmeyi öneriyor. De Fusco, biçim ve işlev kavram çifti yerine, gösteren, gösterilen ve göstergesel işlev üzerinden ilerlediğimizde daha anlamlı bir yoruma ulaşabileceğimizi düşünüyor.

Beştepe örneğinde, gerçekten de işlev biçimi belirlemiyor, işlev biçimin içine gizleniyor çünkü sarayın fotoğraflarına baktığımızda hangi binanın hangi amaçla kullanıldığını anlamamız mümkün değil. Binaların işlevi biçimlerinden okunamıyor. Beştepe’nin mimarı, tasarımını işleve göre yapmamış, eklektik bir biçimi yerleşkedeki tüm binalarda tekrarlamış.

“Eğer mimarlığı kitle iletişim araçları arasına katıyorsak, neyi ilettiğini ve iletişimi nasıl sağladığını, taşıdığı anlamların neler olduğunu da tanımlamak zorundayız.” (sf.151) De Fusco, anlam sistemlerini tanımlarken görsel, simgesel ya da görüntüsel olan tüm anlamlardan bahsediyor. Bu durumda Beştepe’deki sarayı önce görsel olarak analiz edelim. Bu saray Osmanlı’nın son döneminde Batılılaşma düşüncesi kapsamında yapılan saraylara üslup olarak benzemiyor, aksine Sedad Hakkı Eldem’in Türk evi üzerine yaptığı araştırmalar sonucunda sivil mimari öğelerini modernist yapılara uyguladığı örnekleri anımsatıyor. Eldem’in Sultanahmet’te ilk adıyla İstanbul Adliye Sarayı olarak tasarladığı binada gördüğümüz geniş saçaklar ve düşey elemanların vurgulandığı mimari model, Beştepe’deki sarayın cephelerine benziyor. Yerleşkenin mimarı Şefik Birkiye, Beştepe’de kullandığı bu eklektik üslubu daha önce KlassisOtel’de parçalı bir kompozisyon halinde uygulamış. Bu biçimi Türk sivil mimarisini devam ettiren bir örnek olarak değerlendirebilir miyiz? Bana göre hayır.

Mimari geleneğimizi devam ettiren bir tasarım değil

Bu geniş saçaklı çatılar ve pencerelerin dikey şekilde vurgulandığı tasarım, Türk sivil mimarisinin devamı sayılabilir mi? Bence sayılamaz çünkü Eldem mimarisindeki sadelik bu yerleşkede yok. Sofya’da Çin Büyükelçiliği rezidansının mimarisi, geniş saçakları ve duvar süslemeleri yerine pencereleri görsel bir öğe olarak ele alıyor olmasıyla Beştepe’deki sarayı, bence Çin mimarisine daha fazla yaklaştırıyor. [5] Beştepe’de ana binada ön cephede orta ve köşe bölümlerin, yükseklikleriyle vurgulanmış olması da Avrupa saraylarının tam tersi bir tasarım içeriyor. Beştepe’deki sarayın Çin saraylarına benzerliği sadece görselliğiyle sınırlı değil. Topkapı Sarayı’nda karşımıza çıkan avlulu plan şeması ve harem ayrımı aslında Çin mimarisinden bize geçen özelliklerdi. Osmanlı saray tasarımında kırılma anlamına gelen, genelde monoblok yapılar olan sahilsaraylar ise asıl yaratıcılığı barındıran örneklerdi. 19.yüzyılda yapılan sahilsaraylar kara tarafından halkın erişimine kapatılmış olsalar bile Boğaz tarafındaki cepheleriyle kentin görselliğine katılırlar. Beştepe’deki saray ise hem onu çevreleyen yüksek duvarları, hem halkın içine girememesi ve yapıyı görememesi açısından kent mimarisine katılmayan, Çin sarayları gibi son derece korunaklı ve kentten gizlenen bir yapı topluluğu. Peki 19.yüzyılda Batılılaştığını dünyaya göstermek isteyen sultanlar sahilsaraylar yaptırmışken cumhuriyet döneminde, cumhurbaşkanını Çin saraylarındaki gibi içine gizleyen ve adeta onu içine hapseden, üslup olarak da Çin rezidanslarına benzeyen, hatta Çin’deki Yasak Şehir gibi halkın giremediği bir saray yerleşkesi yapılması bir tesadüf müdür? 

Sofya’da Çin Büyükelçiliği Konutu. Fotoğraf: Melishan Devrim, Haziran 2019.

Belki bu soruya ekonomi üzerinden cevap verebiliriz. Türkiye’de ekonomide başlıca üç sektör olduğu söylenir. Bunlardan birisi kamu sektörü yani devlettir, ikincisi yabancı yatırımcıların da etkinlik gösterebildiği özel sektördür, üçüncüsü ise askeriyedir. Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu adlı kitabında “Otelcilik ve turizm gibi alanlara da yatırım yapan OYAK, ekonominin ‘üçüncü sektörü’ sayılabilir” der, bu durum bugün için de geçerlidir. Özel kanunlara tabi olan OYAK gibi şirketlerin, ekonomik etkinlik göstermesi sadece Türkiye’ye özgü değildir. Bu durum Mısır, Endonezya ve Çin gibi bazı ülkelerde bugün de karşımıza çıkar ve bu durum, devletin ordunun ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zayıf olduğu durumlarda askeriyenin ihtiyacı olan ekonomik etkinliği kendisinin yürütmek zorunda kalmasıyla açıklanır. Çin’de tek parti yönetiminin ülke içinde komünizm uygulamasına rağmen devletin sahip olduğu ve kapitalist şekilde ticaret yapan şirketleri mevcut. Bu şirketlerin çoğu, ilginç şekilde orduya ait. Çin’de komünizmin global kapitalizmle birlikte uygulanması şu sıra siyasal ekonomistlerin yorumlamaya ve nereye varacağını anlamaya çalıştığı bir mesele. Türkiye açısından askeriyenin ekonomide üçüncü sektör olması ise Çin ile paralellik gösteren bir durum. Bunun yanında geçtiğimiz günlerde CHP’nin dile getirdiği üzere, kamu inşaatı ihalelerinin büyük çoğunluğunun sadece 5 şirkete verilmiş olması, özel sektör üzerinde de büyük bir kontrolün söz konusu olduğunu gösteriyor. Kısacası ekonomik açıdan düşündüğümüzde, Çin ile Türkiye arasında ekonominin devlet kontrolünde olmasına dair benzerliklerin, saray mimarisinde bile karşımıza çıkması tesadüf olmasa gerek. Beştepe’deki saray, Sedad Hakkı Eldem’in Batı üsluplarını reddedip sivil mimariyi güncel yapılara adapte etme çabasının, garip bir süslemecilikle artık Çin mimarisine benzeyecek kadar Avrupa mimarisinden uzaklaşılmasına varıldığını gösteriyor. Beştepe’deki yerleşke,  mimaride inovasyonun önemsenmediği, Batı’nın tüm değerlerinin reddedilmesine yönelik politikanın ise artık mimariyi bile Çin’e benzeyecek hale getirdiğinin kanıtı olarak okunabilir.

Bu yorumu üretirken, göstergebilimdeki gösteren ve gösterilen ilişkisini kullanmış olduk. Beştepe’deki sarayın bir ‘gösteren’ olarak neyin ‘gösterge’si olduğunu, gösterge ile gösterilen arasındaki içsel ilişki üzerinden açıklamaya çalıştık. ‘Saray’ kavramının, Osmanlı’dan cumhuriyete ve bugüne kadar üç kez anlam değişimi geçirdiğine değindik. Bu değişim, göstergenin kendisinden önceki ya da sonraki göstergelerle kurduğu dizimsel (sentagmatik) ilişkiyi tanımlamamızı sağladı. Beştepe’deki yerleşke, saray kavramı açısından sentagmatik eksende bir değişim olduğunu bize gösteriyor. Çağrışımsal ya da sistemsel ilişki açısından sarayı incelediğimizde paradigmatik eksende karşımıza ne çıktığını anlamak içinse önce biçimsel analojiye başvurduk. Beştepe’deki sarayın biçimsel analoji açısından günümüz Çin mimarisine benzerliğini, ekonomik benzerlikle de bağlantılandırdığımızda, bu biçimsel benzerlik anlam kazandı. Bu durumda, Beştepe'deki saray yerleşkesi, bir kitle iletişim aracı olarak değerlendirildiğinde ve göstergebilim metoduyla çözümlemesi yapıldığında, Türkiye’nin hem sentagmatik hem de paradigmatik eksende yaşadığı değişimi kanıtlayan, bunu görselleştiren bir yapı haline geliyor.

 

Dipnotlar:

[1] Osmanlı saray mimarisinde görülen form ve anlam değişiminin, devletin yapılanmasında yaşanan değişimle paralellik gösterdiği konusunu daha önce yüksek lisans tezi olarak çalıştığım için, bu konuya detaylıca girmiyorum.

[2] Başbakanların ve cumhurbaşkanlarının sadece konut olarak kullandıkları yapıları bu yazının kapsamı dışında.

[3] Saray kavramının cumhuriyet döneminde geçirdiği anlam değişimini Baudrillard’ın simülakra teorisine göre bir simülakra değişimi olarak ele alabiliriz ancak bu yazıyı kısa tutmak için teorik altyapıyı Renato De Fusco ile sınırlı tuttum.

[4] Ahlat’ta yapılan ve bu yaz basına tanıtımı yapılan yazlık sarayın, Türk çadır mimarisinden esinlenmiş olması görsel anlamda ancak kitsch olarak tanımlanabilir. ‘Köşk’ adı verilen bu yeni saray, başka bir ‘gösteren’ olarak ayrıca okumaya tabi tutulabilir.

[5] Büyükelçilik binaları ve rezidansları, genel olarak bir ülkenin görsel kimliğini temsil eden bir mimariyle inşa edilir. Sofya’da bulunan Çin büyükelçisinin bu konut binası, geleneksel Çin saray mimarisini güncel bir yaklaşımla sürdüren bir örnek.

(*) Bu yazıyı kitap tanıtımı yazımın devamı olarak yazmıştım, bunun devamında bir yazı daha var. Öncelikle kitap tanıtımı yazıma bakabilirsiniz: https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2020/09/26/italyada-postmodernizme-goturen-tartismalar